KİMYA
Download
1 / 39

KİMYA İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları, daha önce - PowerPoint PPT Presentation


  • 153 Views
  • Uploaded on

KİMYA İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları, daha önce Hellenistik Çağ'da İskenderiye'de yapılmış olan simya çalışmalarından yoğun bir biçimde etkilenmiştir. Bu. çalışmalar. sırasında. yavaş. yavaş. Yapısal. Dönüşüm. belirginleşmeye. başlayan.

loader
I am the owner, or an agent authorized to act on behalf of the owner, of the copyrighted work described.
capcha
Download Presentation

PowerPoint Slideshow about ' KİMYA İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları, daha önce' - madonna-greene


An Image/Link below is provided (as is) to download presentation

Download Policy: Content on the Website is provided to you AS IS for your information and personal use and may not be sold / licensed / shared on other websites without getting consent from its author.While downloading, if for some reason you are not able to download a presentation, the publisher may have deleted the file from their server.


- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - E N D - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Presentation Transcript

KİMYA

İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları, daha önce

Hellenistik Çağ'da İskenderiye'de yapılmış olan

simya çalışmalarından yoğun bir biçimde

etkilenmiştir.

Bu

çalışmalar

sırasında

yavaş

yavaş

Yapısal

Dönüşüm

belirginleşmeye

başlayan

Kuramı'na göre, doğadaki bütün metaller, aslında

bir kükürt-civa bileşimidir. Ancak bunların iç ve

dış niteliklerinde farklılıklar bulunduğu için,

kükürt ve civa kullanmak suretiyle istenilen

metali elde etmek mümkündür.

73


Müslüman simyagerilerin maksatlarından

birisi de bu dönüşümü gerçekleştirecek EL-

İKSİRi (filozof taşı), yani mükemmel

maddeyi bulmaktır. Mükemmele en yakın

metal altın olduğu için, genellikle bu

çalışmalarda

altının

kullanıldığı

görülmektedir. İksir, aynı zamanda sonsuz

yaşamın kapısını aralayacak bir anahtar

olarak da düşünülmüştür.

74


Ortaçağ

İslâm

Dünyası'nda,

simyayı

benimseyenlerle

benimsemeyenler

arasında

süregelen tartışmaların, kimyanın gelişimi

üzerinde

çok

olumlu

etkiler

yaptığı

görülmektedir. Çünkü bu tartışmalar sırasında,

taraflar, görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamak

için, çok sayıda deney yapmış ve bu yolla

deneysel bilginin artmasında önemli bir rol

oynamışlardır.

75


CÂBİR İBN HAYYÂN

Yapmış olduğu kuramsal ve deneysel araştırmalarla

kimyanın gelişimini büyük ölçüde etkilemiş olan

Câbir İbn Hayyân'ın hayatı hakkında pek fazla bir

bilgiye sahip değiliz. Batıda GEBER adıyla anılır.

Câbir de, Aristoteles'i izleyerek maddeyi dört unsur

(toprak, su, hava ve ateş) kuramıyla açıklamaya

çalışmış ve bu unsurların nitelikleri (kuru-yaş ve

soğuk-sıcak) farklı olduğu için bunların

birleşmesinden oluşan maddelerin de farklı

özelliklere sahip olduğunu belirtmiştir.

76


Hellenistik Dönem simyagerlerinden de

etkilenmiş

olan

Câbir

İbn

Hayyân,

yeryüzü'ndeki bütün maddeleri 3 ana grupta

toplamıştır:

Alkol gibi uçucu maddeler.

Altın, gümüş, bakır ve kurşun gibi metaller.

Bazı boya maddeleri gibi, uçucu ve metalik

olmayan ara maddeler.

77


Cabir’e göre, hiçbir madde doğada saf olarak bulunmaz

ama damıtma işlemiyle onları saflaştırmak mümkündür.

Ayrıca sadece cansızları oluşturan maddeler değil, canlıları

oluşturan maddeler de damıtılabilir. Organik kökenli

maddeleri damıtmak suretiyle, Câbir'in çeşitli boyaları,

yağları ve tuzları elde ettiği bilinmektedir.

Cabir’in Damıtma Düzeneği

78


Metallerin oluşumunu açıklamak maksadıyla

ortaya atılmış olan kükürt-civa kuramına göre;

altın, gümüş ve bakır gibi metallerin birbirlerinden

farklı olmasının sebebi, bu metallerin temelini

teşkil eden kükürdün farklılığı ve oluşmaları

sırasındaki ısı farkları ve Güneş ışığıdır.

Yeni bir metal meydana getirmek üzere birleşen

kükürt ve civa daha önceki özelliklerini terk ederek

yeni bir birim oluştururlar. Câbir'in bildiği

metaller altın, gümüş, bakır, demir, kurşun ve

kalaydan ibarettir.

79


Câbir İbn Hayyân'ın yapmış olduğu araştırmalar

sonucunda, kimya bilimine yapmış olduğu

katkıları

üç

madde

altında

toparlamak

mümkündür:

i.

Element görüşünün

oluşmasına

yardımcı

olmuştur.

Deneylerinde, ölçü ve tartı işlemleri

üzerinde hassasiyetle durduğu için, nicellik

anlayışının güçlenmesini sağlamıştır.

iii. Çalışmaları sırasında geliştirmiş olduğu

ii.

yeni

aletlerle

kimya

teknolojisinin

ilerlemesine aracı olmuştur.

80


KİNDÎ

9. yüzyılda Bağdad'da yaşayan Kindî

(yaklaşık 796-870) Ortaçağ İslâm

Dünyası'nın büyük filozoflarından

birisidir. Arapça'ya çeviriler yapmış,

matematik, astronomi, fizik ve kimya

gibi bilimlerle de ilgilenmiştir. Optiğe

ilişkin çalışmaları, Eukleides'in

araştırmalarına dayanmaktadır.

81


Kindî, Câbir İbn Hayyân'ın aksine, “doğada

bulunan metaller bileşik değil basittirler ve

her birinin kendisine özgü nitelikleri vardır.

Birinin

diğerine

dönüşmesi

veya

dönüştürülmesi olanaklı değildir. Dolayısıyla

simyevî işlemler aracılığıyla, bakır veya

kurşun gibi değersiz metallerden altın ve

gümüş gibi değerli metaller üretilemez.”

şeklinde düşünmektedir.

82


Kindî, Eukleides'in Göz Işın Kuramı'nı benimsemiş

ve ışınların gözden çıktığını kanıtlamak için iki

gözlemden yararlanmıştır:

i.

Ona göre bir duyu organının yapısı, onun işlevini

belirler. Nitekim kulak sesi toplamak için oyuk ve

hareketsiz, göz ise küresel ve hareketli olarak

yaratılmıştır. Yapısı gereği etkin olduğuna, yani

karanlıkta görmeyi sağladığına göre, ışınların

gözden çıktığını kabul etmek daha doğrudur.

ii.

Eğer görme, algılanan nesnelerin biçiminin göze

gelmesiyle oluşuyor olsaydı, göz önüne

yanlamasına konulan bir dairenin, bir doğru

parçası şeklinde değil, tam bir daire şeklinde

algılanması gerekirdi. Böyle olmadığına göre

ışınlar gözden çıkmaktadır.

83


Kindi, ışık ışınlarının yayılım biçimiyle de

ilgilenmiş ve gözden çıkan ışınların bir koni

oluşturduğunu belirtmiştir. Ancak Eukleides'den

farklı olarak, bu koninin kesikli olmadığını, tıpkı

Batlamyus'ta olduğu gibi, kesiksiz olduğunu

söylemiştir.

Çünkü ona göre, koninin kesikli olduğunu kabul

etmenin temelinde ışınların tek boyutlu olduğu

inancı yatmaktadır.

Halbuki ışın karanlığa etki ettiğine ve etki

etmek, ancak üç boyutlu cisimlere özgü olduğuna

göre, ışınlar da üç boyutlu olmalıdır.

84


Kindî'nin koninin kaynağıyla ilgili görüşleri de, biçimiyle de

Eukleides'in görüşlerinden farklıdır. Ona göre,

görsel ışınlar, göz merkezinden değil, dışbükey

kısmının

her

noktasından,

yani

bugünkü

anlamında

korneanın

her

noktasından

yayılmaktadırlar. Bu durumda tek bir görsel koni

değil, gözlemcinin gözünün yüzeyindeki her

noktadan çıkan pek çok koni olacaktır.

GÖZ

85


RÂZÎ biçimiyle de

Yerleşik inançları sorgulayan felsefî düşünceleriyle

tanınmış olan Râzî (öl. 925), bilimle de ilgilenmiş

ve kimya ve tıp gibi alanlarda yapmış olduğu

çalışmalarla bilim tarihinde seçkin bir yer

edinmiştir.

Kimya biliminde Câbir'in açmış olduğu yoldan

giderek yapısal dönüşüm kuramını benimsemiştir.

Ancak Câbir gibi Aristotelesçi değildir. Maddenin

oluşumunu dört unsurun birleşmesiyle değil,

atomların birleşmesiyle açıklama eğilimindedir.

86


Câbir gibi, biçimiyle debir dizi deney yaparak saf elementi

elde etmeye çalışmış ve bu işlemin, maddenin

erimesi, çözülmesi, parçalanması, ortaya çıkan

parçaların farklı parçalarla birleşmesi ve oluşan

ürünün çökelmesi gibi ayrı süreçten geçtiğini

belirtmiştir.

Çalışmaları sırasında yeni kimyevî maddeler, yeni

yöntemler ve yeni aletler geliştiren Râzî demir gibi

zor eriyen metallerin ergitme işlemleri ile ilgili

araştırmalar yapmıştır.

87


Râzî'nin kimya alanındaki çalışmalarının yanı sıra, tıp

alanındaki çalışmaları da çok önemlidir. Rey'deki bir

hastanede doktor olarak görev yapmıştır. Kendisine daha

çok Hippokrates'i örnek alan Râzî, Hippokrates gibi,

hastalarını tedavi süresince dikkatle gözlemiş ve teşhis

ve tedavisini bu gözlemler sırasında elde etmiş olduğu

bilgiler ışığında yönlendirmiştir. Teşhis sırasında özellikle

nabız, idrar, yüz rengi ve terleme gibi göstergeleri göz

önünde bulundurmuştur.

88


Râzî ilk defa Ortadoğu ülkelerinin çoğunda yaygın yanı sıra, tıp

olarak görülen çocuk hastalıklarından çiçek ve

kızamığın tanılarını vermiş ve bunlar arasındaki

farkları belirlemiştir.

Râzî hastalıkların tedavisinde, ilaçla tedavi

yöntemini tercih etmiştir. Böbrek taşlarının ve

mesane taşlarının çıkarılması gibi, genellikle

cerrahî müdâhalenin beklendiği durumlarda bile,

ilaçla tedaviyi yeğlediği görülmektedir.

89


BİYOLOJİ yanı sıra, tıp

Erken

tarihli

biyoloji

yapıtları

genellikle

ansiklopedik bir nitelik taşır. Bunlarda, bitkilerle ve

hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yanı sıra,

hikayelere ve hadislere de yer verilmiştir. İncelenen

bitkiler daha çok tıbbî bitkilerdir. Hayvanlara

ilişkin açıklamaların ise, özellikle at, deve ve koyun

gündelik

yaşantıyı

doğrudan

doğruya

gibi

etkileyen

canlılar

üzerinde

yoğunlaştığı

görülmektedir.

Bitkibilimle ilgilenenler genellikle doktorlardır.

Çünkü tedavi sırasında daha çok bitkilerden

yapılan ilaçlar kullanılmaktadır.

90


CÂHİZ yanı sıra, tıp

Dönemin önde gelen düşünürlerinden olan Câhiz, yazmış

olduğu yedi ciltlik Kitâbü'l-Hayavân (Hayvanlar Kitabı)

eserinde, çok sayıda hayvanı tanıtmış ancak bilimsel olan

değerlendirmelerin

yanında,

bilimsel

olmayan

değerlendirmelere de yer verilmiştir. Yazılış maksadı, daha

çok yaratıklardan örnekler getirmek yoluyla Yaratan'ın

varlığını kanıtlamak ve Allah'ın yararsız bir hayvan

yaratmamış olmasındaki İlâhî Hikmeti övmekti.

Câhiz, canlılar dünyasını, hayvanlar ve bitkiler olmak

üzere iki bölüme ayırdıktan sonra, hayvanları hareket

biçimlerine göre; Yürüyenler, Uçanlar, Yüzenler ve

Sürünenler olmak üzere dört grupta toplamıştır.

91


COĞRAFYA yanı sıra, tıp

Ortaçağ İslâm Dünyası'nda, coğrafyacılar, Dünya'nın

çapının veya çevresinin hesaplanması, haritaların

düzgün bir şekilde çizilebilmesi için uygun izdüşüm

yöntemlerinin geliştirilmesi, Yeryüzü'ndeki önemli

noktaların enlem ve boylamlarının belirlenmesi

gibi matematiksel işlemlere dayanan matematiksel

coğrafya ile bilinen Dünya'nın beşerî ve fizikî

özelliklerini kapsayan tasvirî coğrafyanın gelişimi

yolunda önemli girişimlerde bulunmuşlardır.

Bilhassa, tasvirî coğrafya alanına değerli katkılarda

bulunmuşlardır.

92


Matematiksel coğrafya konusundaki çalışmalar, Abbasî

halifesi Memûn döneminde (813-833) Arapça'ya çevrilmiş

olan Batlamyus'un Coğrafya'sına dayanmakta ve

Yunanlılarda olduğu gibi, astronominin bir dalı olarak

kabul edilmekteydi.

Memûn, belki de tarihte ilk defa olarak, dönemin meşhur

astronom ve coğrafyacılarından teşkil edilmiş bir bilim

Yer'in

çevresini

ölçerek

büyüklüğünü

kuruluna

belirleme görevini vermişti. İki ayrı yerde yapılan

ölçümlerde, bir meridyen dairesinin bir derecelik yayına

karşılık gelen uzunluk, astronomik yöntemlerle ölçülerek

bulunan değer 360 ile çarpılmış ve Dünya'nın çevresinin

uzunluğu bulunmuştur.

93


Coğrafyanın bütün alanlarında önemli eserler Abbasî

vermiş olan Biruni de yerölçümü ile ilgilenmiştir.

Bu alanda kullanmış olduğu yöntemlerden

birincisi, yukarda verilen yöntemin aynısıdır ve

söylediğine göre, elde ettiği sonuç Memûn

dönemindeki ölçümleri doğrular niteliktedir. İkinci

yöntem ise, Biruni'ye aittir. Hindistan'a yapmış

olduğu bir seyahat sırasında, geniş bir ovaya hakim

olan yüksek bir dağa çıkmış ve orada ölçtüğü ufuk

alçalma açısından yararlanarak Yer'in çevresinin

büyüklüğünü hesap etmiştir.

94


C Abbasî

h

a

a = ufkun alçalma açısı

r = Yer'in yarıçapı

h = dağın yüksekliği

olduğuna göre, AMC üçgeninde;

cos a = AM / MC = r / r + h

A

r

a

r

ve buradan r'yi çekersek,

r = (r + h). cos a

r = r . cos a + h. cos a

r - (r .cos a) = h . cosa

r. (l - cos a) = h . cos a

r = h . cos a /1 – cos a ve l - cos a = 2 sin2 a

olduğundan,

r = h . cos a / 2 sin2 a olur.

a ve h ölçülebildiğine göre, bu formülle Yer'in yarıçapı ve

sonra da 2πr'den çevresi bulunabilir.

95

M


MESCÛDÎ Abbasî

"Müslümanların Herodotos'u" lakabıyla tanınan Mescûdî

(öl.957), tarihî olayları oluş anlarına göre birbiri ardı sıra

dizmeyi amaçlayan tarih anlayışı yerine, yeni bir anlayış

geliştirmiş ve olayları hanedanlara ve uluslara göre

sınıflama yoluna gitmiştir.

Mescûdî, diğer birçok Müslüman coğrafyacı ve tarihçi gibi,

bilgi edinmek için uzun gezilere çıkmış ve hayatının son on

yılını otuz ciltlik MURÛCU'Z-ZEHEB VE MA'ÂDİNU'L-

CEVHER (Altın Çayırlar ve Gümüş Madenler) adlı yapıtını

hazırlamak maksadıyla Suriye ve Mısır'da tüketmiştir.

Yapıtta, İslâmiyet'in doğuşundan Mescûdî'nin dönemine

değin geçen olaylar ayrıntılı bir biçimde anlatıldıktan sonra,

Müslümanların temas halinde oldukları uluslar, tarihî bir

çerçeve içerisinde bütün yönleriyle tanıtılmıştır.

96


TIP Abbasî

Yunan hekimleri tarafından yazılmış olan

bilimsel yapıtlar Arapça'ya çevrilmeden önce,

Ortaçağ İslâm Dünyası'ndaki tıp bilgisi,

geleneksel anlayış ve uygulamalar ile Hazret-i

Muhammed'in

beden

ve

ruh

sağlığının

korunmasına ilişkin önerilerinden oluşuyordu.

Peygamber Tıbbı olarak adlandırılan bu birikim,

Müslümanlar arasında yaygın bir biçimde

benimsenmiş ve kullanılmıştır.

97


Çevirilerden sonra, Müslüman hekimler arasında Abbasî

özellikle Galenos'un görüşlerinin yaygınlaştığı

görülmektedir. Ancak Müslüman hekimler Yunan

birikimini yeterli bulmamışlar ve yaptıkları

araştırmalar sırasında edinmiş oldukları kişisel

gözlemleri

ve

deneyimleri

bu

birikimle

kaynaştırarak tıp biliminin gelişimine önemli

katkılarda bulunmuşlardır. Râzî, Ali İbn Abbâs,

İbn Sînâ, Zehrâvî ve İbn Nefis gibi isimler, bu

dönemin

önde

gelen

hekimleri

arasında

bulunmaktadır.

98


ALİ İBN ABBÂS Abbasî

10. yüzyılda yaşayan Ali ibn Abbâs Ortaçağ'ın önde gelen

hekimlerinden biridir. KİTÂBÜ'S-SINAAT (Tıp Sanatı)

adlı kitabı tıpla ilgili bütün konuları içermektedir. Ali İbn

Abbâs bu yapıtında baştan ayağa doğru, bütün beden

hastalıklarını sırasıyla konu edinmiş ve bunların

belirtileri ile teşhis ve tedavileri hakkında ayrıntılı

bilgiler vermiştir. Yaralar, tümörler ve taşlar gibi cerrahî

müdahale gerektiren durumlarla karşılaşıldığında,

cerrahların şu koşulları göz önünde bulundurmaları

gerektiğini savunmuştur:

i.

Cerrahın anatomi bilgisi yeterli olmalıdır.

Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir.

Ameliyat sonrasında, hastanın bakımına önem

verilmelidir.

ii.

iii.

99


İSLAM FELSEFESİ Abbasî

İslam biliminin kaynaklarından biri de bunun

düşünsel temelini oluşturan İslam felsefesiydi.

Bu yüzden düşünceleri bilim alanında özellikle

etkili

olmuştu.

Filozof-bilim

adamları

geleneğinin üç önemli temsilcisi Kindi, Farabi

ve İbn Sina'nın varlık ve bilgi teorisi

konularındaki görüşlerini kısaca incelemek

yararlı olacaktır.

100


KİNDİ Abbasî

Kindi (800-870) İslam felsefesinde Aristocu geleneği

izleyen Messai okulunun ilk temsilcisiydi ve kendinden

sonra gelen felsefeciler gibi ana amacı felsefi ve

dinsel bilgiyi tek bir sistem içinde birleştirmekti.

Kindi, felsefe ve din arasında görünürdeki çelişkilerin

giderilebileceğine inanıyordu. Buna rağmen Kindi'nin

bu tür sorunlara orijinal çözümler getirdiği söylenemez.

Evrenin ortaya çıkışı konusunda ise Kindi

Aristoteles'in ezeli evren anlayışından ayrılıp İslami

yoktan yaratılış görüsünü benimsemişti.

101


Kindi'ye göre varlıklar, Abbasî

duyularla algılanabilenler (tikeller),

akılla algılanabilenler (tümeller) ve

vahiy yolu dışında hakkında bilgi edinilemeyenler

(ilahi varlıklar)

olarak sınıflanıyordu. Bilgi teorisi konusunda fazla bir

şey yazmasa da diğer İslam felsefecileri gibi genelde

Aristoteles'in 'RUH ÜZERİNE' ('Peri Psuche') adlı

eserindeki Akıl (Nous) anlayışını benimsemişti.

102


Bilimleri sınıflandırışı da Aristocu nitelikteydi ve Abbasî

varlık teorisini takip ediyordu.

Değişime tabi varlıkların incelendiği fiziksel

bilimler (fizik, biyoloji, coğrafya, vb.);

Değişmez formların konu edildiği mantıksal

bilimler (matematik, mantık, müzik, metafizik,

astronomi);

Maddeden tamamen bağımsız varlıkların konu

edildiği dinsel bilimler.

Bunlar aynı zamanda önemsizden önemliye doğru

sıralanıyordu.

103


FARABİ Abbasî

Farabi'ye (870-950) geldiğimizde ortada çok

daha tutarlı ve özgün bir felsefi sistem olduğunu

görüyoruz. Farabi Kindi'den farklı olarak

Aristocu felsefenin kendisinden ziyade bunun

özellikle kozmolojisi itibariyle İslam'la daha

uzlaşabilir gibi görünen Yeni-Platoncu yorumunu

benimsemişti.

104


Ona göre doğrudan gerçeğe ulaşmanın yolu Abbasî

felsefeydi; din ise bu gerçeğin halkın

anlayabileceği şekle sokulmuş haliydi. Dinle

felsefe arasındaki görünüşteki çelişkiler dinin

sembolik anlatımından kaynaklanıyordu ve bu

gibi durumlarda akıl yoluyla varılacak sonuçlar

esas alınmalı, dinsel hükümler buna göre

yorumlanmalıydı.

105


Farabi temelde evrenin yaratılışındaki teorisi; Abbasî

göksel ve dünyevi varlıklar ilk varlık olan Allah'tan

türemişlerdi.

Allah'tan ilk olarak ilk akıl çıkmış, bu da hem en dıştaki

gök katına hem de İkinci Akıl'a sebebiyet vermişti.

Böylece sırayla on Akıl ve bunların her birine ait olan

dokuz gök katı (ki son yedisi o zaman bilinen yedi

gezegene karşılık gelir) ortaya çıkmıştı.

Onuncu Akıl sayesinde evrenin merkezindeki dünya

yaratılmıştı.

Değişime tabi varlıkların yer aldığı bu Ay-Altı alemde en

aşağı seviyede ezeli madde vardı.

106


Bundan dört temel eleman (su, toprak, ateş, hava),

onlardan da sırasıyla mineraller, bitkiler, hayvanlar ve

son olarak insan ortaya çıkmıştı. Farabi burada, varlık

ve bilgi teorilerini bir araya getirecek şekilde, insanın en

üst düzeydeki varlığını da akıl olarak görür.

Farabi İslami düşünceyle Yunan düşüncesini içine alan

büyük bir sistem kurmuş, fakat bu sistemin İslami yönü

oldukça zayıf kalmıştı. Felsefeyi Müslümanların

gözünde daha cazip hale getiren ve İslam tarihindeki en

etkili sentezi gerçekleştiren Farabi'nin takipçisi İbn Sina

olacaktı.

107


İBN SİNA hava),

İbn Sina (980-1037) Aristocu ezeli evren

görüsüyle İslami yoktan yaratılış görüşünü

uzlaştıracak bir formül buldu. Bunun için

Aristoteles'in

metafiziğinde

önemli

bir

değişiklik yaparak varoluş (vucud) ve öz

(mahiyet) kavramlarını birbirinden ayırdı.

Çünkü, bir şeyin özünü bilmek o şeyin varolup

olmadığını bilmekten bağımsızdı.

108


Varlıklar zorunlu ve mümkün olmak üzere iki çeşitti. hava),

Varolmadıklarını varsaymanın bir çelişki yaratmadığı

varlıklar mümkün varlıklardı ve bunlar varoluşlarını

kendi dışlarında bir varlığa borçluydular. Bu açıdan

bakıldığında dünyada gördüğümüz bütün nesneler gibi

evrenin kendisi de mümkün bir varlıktı.

Mümkün varlıklar zincirinde sonsuza kadar geriye

gidemeyeceğimize göre varlığı kendi dışında bir şeye

bağlı olmayan ve diğer her şeyin varlığını borçlu olduğu

bir zorunlu varlığı kabul etmemiz gerekiyordu. Bu varlık

da ALLAH'tı. Sadece Allah'ta varoluş ve öz aynı

şeydi. Diğer bir değişle Allah'ın özü varolmaktı.

109


Yaratmanın anlamı da Allah tarafından özlere (veya

formlara) varlık verilmesiydi. Fakat bu, zaman içinde

gerçekleşen bir olay değildi.

Yani evrenin varolmadığı bir zaman yoktu ve bu açıdan

evren ezeliydi.

Allah'ın evrene önceliği

zaman

bakımından

değil

mantıksal açıdandı.

Zira İbn Sina'ya göre yaratılışı zaman içinde gerçekleşen

fiziksel bir olay olarak görmek içinden çıkılmaz çelişkiler

yaratıyordu.

110


Ayrıca İbn Sina'nın sisteminde yaratılış, (veya

Farabi'nin ki gibi bir süreç olmaktan çıkıp

Allah'ın iradesine bağlı kılınıyor ve böylece

İslam'ın ruhuyla da daha uyumlu hale

geliyordu.

111


ad